İstanbul'un Fethi'nin 555. ve Üstad Necip Fazıl'ın ebedi âleme göç edişinin 25. yılında:
"Bu Millet Ölmeyecekse, Bu Fatih Dirilecektir!"
‘Zaman mekânda yoğunlaşır’ hakikatince, mekânı kuşatma altına almak isteyenlerin zamanı kuşanmaları gerektiği, zaruri bir hal olarak ortaya çıkar. Yani, mekânı kuşatabilmek için önce çağın icap ve icatları kuşanılmalı, mekâna hükmetmek için önce zamana hükmedilmelidir. Tıpkı genç sultan II.Mehmed’in asırlar öncesinden yaptığı gibi. Tıpkı sadece sultan olarak dünyaya gelen II.Mehmed’in, ‘Fatih’ olabilmesi gibi.
II.Mehmed henüz çocuk yaşlardayken, Ak Hoca başarının ilk ve en önemli kuralını söyler; “Hedefini tespit et!”
II.Mehmed hedefini belirler; “Konstantinopolis fethedilecektir!”
Sonrasında Ak Hoca Fatihlik mührünü II.Mehmed’in gönlüne ve zihnine vurmaya devam eder; “Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, gururlanma!.. Yol ol! Yol ol ki insanlar senin üzerinden gelip geçerken, sen zirvelerin bile üzerinden aşasın!”
II.Mehmed; “Hocam ya şartlar elverişli olmazsa?” diye sorar.
Ak Hoca; “Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir, sana teslim olurlar. Çok çalışır, çok dua eder ve çok istersen Allah'ın rahmeti tecelli eder, rahmet tecelli ettiğinde nice olmazlar tahakkuk eder!.. Zirveye tırmanırken durup aşağı bakılmaz. Sen hedefe devam et. Allah çalışanın yanındadır ve kişi için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Davanın hak olması, yatışa ve tembelliğe mazeret olamaz.”
Bu cevabı veren Ak Hoca sadece uhrevi ahengi değil, çağının dünyevi renklerini de en canlı haliyle yansıtır. Matematik, astronomi ve biyolojide zamanının en ünlü âlimlerinden olan Ak Hoca, mikrobu keşfetti diye bilinen Pasteur’den 400 yıl önce yaşamış ve tıpla ilgili eserlerinde tifo, kolera, tifüs ve çiçek gibi hastalıkları gözle görülemeyecek kadar küçük olan canlıların (yani mikropların) taşıdığını bildirmiştir.
II.Mehmed çocukluğundan itibaren; Ak Hoca’nın, Molla Hüsrev’in, Molla Gürani’nin ellerinde yetişmeye, Fatihlik için nakış nakış örülmeye başlanır. Bu nakışlar sadece dini ya da askeri bilgilerden de müteşekkil değildir. II.Mehmed’in başta Arapça ve Farsça olmak üzere yedi dili çok iyi konuşması, Macar top ustası Urban’la topların balistik hesaplarını yapması, Öklid’in kitabı ile Homeros’un ‘İlyada’sını çevirtmesi, Francesko Berlinghieri gibi haritacıların en yeni tekniklerle harita yapmalarını teşvik etmesi; matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’yu Semerkand’dan, ressam Bellini’yi İtalya’dan davet etmesi;
“Hüner bir şehri bünyad eylemekdür,
Reaya kalbin abad eylemekdür.”
(Asıl hüner bir şehir kurmak ve o şehirde yaşayan halkın kalbini rahat ettirtmektir)
gibi mısralara imza atacak kadar şair, asırlar öncesinden yönetim ve idare ruhunu abideleştirecek kadar irfan ve idrak, kendi kurduğu medreseden oda alabilmek için imtihana tabi tutulmayı kabul edecek kadar da tevazu sahibi olması, II.Mehmed’in ne kadar zengin bir kişiliği barındırdığının anlaşılması bakımından sanırım kâfi olacaktır. Asker Fatih, devlet adamı Fatih, şair Fatih, stratejist Fatih, âlim Fatih, mutasavvıf Fatih…
Yahya Kemal, “Biz İstanbul’da mekânı değil, zamanı fethettik.” demiştir. Evet, II.Mehmed mekânı değil, zamanı fethetmişti. O maddenin değil, mananın fatihiydi. Çünkü İstanbul’u kuşatması, mekânı fethetmesi için zaten zamanı kuşanması, zamanı fethetmesi gerekiyordu. Zamana hükmeden, mekâna da hükmederdi. Fatih, zamanının bütün uhrevi ve dünyevi ilimlerine vakıftı. İster ressam ister âlim olsun; halkasında bulunanlar da hep kendi meşguliyetlerinin erbapları, mesleklerinin ustalarıydılar. II.Mehmed zamana hükmetti, İstanbul’u fethetti… Çağ açtı, çağ kapattı... (‘Feth’ kelimesinin Arapça’da ‘açmak’ anlamına geldiğini vurgulamakta da fayda var.)
Sözü bu noktadan sonra İstanbul’un fethinin 555. yılında; büyük mütefekkir ve nakkaş şair Üstad Necip Fazıl’a bırakalım.
Üstad’ın 29 Aralık 1965 tarihinde Konya’da verdiği ‘Ayasofya’ başlıklı konferansın, ses kayıtlarından döktüğüm birkaç bölüm:
“Dava ve gayesi bakımından Büyük İskender ve Sezar’ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, başbuğ ve aksiyon adamı Fatih; İstanbul’u fethedip onun kalbi Ayasofya’da namazını eda ettiği zaman Cenubi Fransa’da kırılmış, Viyana’da Batı’yı dişleyecek olan İslam taarruz kıskacının mihver çivisini eline geçirmişti. Bu çiviyi İslâm kıskacına yerleştiren Fatih Sultan Mehmed’dir ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılamadıysa suç kapatamayanlardadır. Fatih’e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî Sultan Süleyman gibi iyi ve kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olmayan meccanî, bedava ihtişam kahramanı; karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam aksiyonda en büyük hız payı, yine Fatih’indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük ahenk tablosunun unsurları; Ebu Suud Efendi gibi şeyhülislam, Sokullu gibi sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece Fatih’in hareket noktasına bu mili yerleştirdiği kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyüklerdir...
Tarihimizde Fatih’ten başka her hükümdarın aksiyonu -isterse vatana eklediği toprak Fatih’inkinden bin misli fazla olsun- ulvî kemal ve noksansızlık bakımından tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih’dedir ki kendi zaman ve mekânına göre dava hedefi, muhteşem ve muazzam bir tamamlık içinde göze çarpar. İşte bütün bunları sembolize eden, remzlendiren de Doğu ve Batı dünyalarının kavşak noktası, cihanın en güzel beldesi İstanbul…
Tarihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var. Niçin hiçbirinin adı has isim olarak Fatih değil? Zira Fatih bu davanın hakikisidir; öbürleri de taklidi!..”
Çerçeveler kitabının ikinci cildinden:
“Bir gün Fatih dirilecektir!.. Laf ve hayal âleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Fatih dirilecektir.
Bir gün Fatih, sandukasının ihtiyar kapağını genç omuzlarıyla kaldırıp ufki vaziyette şakuli hale geçecek ve İstanbul’un Divan Yolu’nda görünecektir. Bir gün onu kâfurdan yontulmuş asil ve mevzun parmakları ile kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamıyla bir masaya eğilmiş ve gök gözleriyle dünya haritasını süzmeye başlamış olarak göreceğiz. Başındaki heybetli kavuğu, Uludağ’dan daha haşmetli görünecektir.
O gün, dünya ve insanlık muhasebesinden Türk milletine ait hakların, Türk milletinin içinde ve dışında terazi kefesine koyacağı an olacaktır. İşte o gün, başımızda bulunacak olan yüceler yücesi, günün gerektireceği üstün kurtarıcılık vasıflarına göre, ruhu ile olduğu kadar cismi ile de Fatih’den başkası olmayacaktır!.. Zira Türk milletinin içindeki Fatih’lerin harekete geçmeleriyle; onun, aynen sandukasını devirmiş, ayağa kalkmış ve kalabalıkların önüne geçmiş vaziyette meydana çıkması, iki hayali birbirine tıpatıp intibak ettirici en mesut ahengi doğuracaktır!.. Kendi içinde olmuş bir cemiyetin dışarıya doğru fetih hamlesini temsil eden Fatih; bu defa aynı cemiyetin hem kendi içine hem de dışına doğru mefkûrevi fetih hareketinin timsali olacak; bu da beş asırdır sandukasının içinde ders alan Fatih’in ulaştığı son kemal haddini gösterecektir!.. Bu millet ölmeyecekse, bu Fatih dirilecektir!”
Genç Dergisi - Haziran 2008
İkindi Yağmuru Dergisi - Mayıs 2008
Kentim - Mayıs 2008


|